1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa
13 Kasım 1918: İtilaf donanması İstanbul’a demir attı ve işgal yılları başladı. İstanbul’un işgalinden kurtuluşuna uzanan direnişin tüm bilinmeyenleri.
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi’nin ardından, bir imparatorluğun başkenti olan İstanbul, tarihin gördüğü en ağır kuşatmalardan birine sahne olarak tam 4 yıl 10 ay 23 gün sürecek olan karanlık bir esaret dönemine girdi.
Mondros: Kağıt Üstünde Barış, Fiiliyatta Yıkım
Her şey 30 Ekim 1918’de Limni Adası’ndaki Agamemnon zırhlısında başladı. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında, Osmanlı için savaşın bittiği sanılıyordu; ancak 7. Madde adlı bir tuzak, İtilaf devletlerine istedikleri yeri işgal etme yetkisi veriyordu (Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele). Bu madde, Anadolu’nun paylaşım haritasını çizen sessiz bir silahtı.
Payitaht İstanbul’da Kim, Nereyi İşgal Etti?
Mondros Ateşkesi’nin mürekkebi kurumadan, 13 Kasım 1918 sabahı İstanbul Boğazı tarihin gördüğü en ağır kuşatmalardan birine şahitlik etti. Toplam 55 parça gemiden oluşan devasa İtilaf donanması, Dolmabahçe önlerine demir atarak namlularını Osmanlı sarayına çevirdi. Fakat bu işgal sadece askeri bir gövde gösterisi değil, şehrin stratejik olarak parsellenmesiydi (Nur Bilge Criss, İşgal Altındaki İstanbul).
İşgal kuvvetleri, şehri kendi aralarında askeri bölgelere ayırarak adeta küçük devletçikler kurdular. Örneğin; İngilizler, şehrin en kritik noktası olan Beyoğlu ve Rumeli yakasını kontrol altına alırken, Fransızlar tarihi merkez olan Sultanahmet ve sur içine yerleşti. İtalyanlar ise Anadolu yakasını, özellikle Kadıköy ve Üsküdar çevresini işgal sahası olarak seçtiler (Akşin, a.g.e.). Şehir, kendi başkentinde yabancı askerlerin pasaport kontrolü yaptığı bir açık hava hapishanesine dönüştü.
Kurtuluş Fikri: “Geldikleri Gibi Giderler!”
İşte bu zifiri karanlığın içinde, umudun ilk kıvılcımı yine o hüzünlü 13 Kasım sabahı çakmıştı. Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’daki o devasa zırhlıları gördüğünde yanındaki yaveri Cevat Abbas’a dönerek tarihin akışını değiştirecek o cümleyi fısıldadı: “Geldikleri gibi giderler!” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya).
Bu sözün ardından geçen 1919 yılı, İstanbul için “gizli bir direniş” yılı oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla eş zamanlı olarak, İstanbul’da Sultanahmet Mitingleri düzenlendi (Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı). Halkın bu uyanışı, işgalcileri “fiili” işgalden “resmi” işgale sürükleyen süreci başlattı.
Bu süreçte; İstanbul’da kurulan Karakol Cemiyeti ve Mim Mim Grubu gibi gizli teşkilatlar, işgalcilerin burunlarının dibinden Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmaya başladı (Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk).
İstanbul’da İşgal Yılları: Terör ve Sürgün Dönemi
İşgalin ilk yıllarında “sessiz” yürütülen baskı, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin “Misak-ı Milli”yi kabul etmesi üzerine, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgaliyle tam bir terör dalgasına dönüştü. O sabah saat 05:45‘te İngiliz askerleri, Şehzadebaşı Karakolu‘nu basarak uykudaki silahsız Türk askerlerini şehit etti (Zeki Arıkan, Mütareke Dönemi İstanbul’u).
Hemen ardından meclis basıldı ve milli iradeye darbe vuruldu. Aralarında Rauf Orbay ve Ziya Gökalp gibi isimlerin de bulunduğu 140’tan fazla vatansever, Malta Adası‘na sürgüne gönderildi. Bu baskı, beklenenin aksine halktaki direniş ruhunu daha da körükledi (Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye).
1920 ile 1922 arasındaki iki yıllık süreçte İstanbul, Ankara’daki yeni meclis ile İtilaf devletleri arasında sıkışmış bir “ara rejim” gibi yönetildi. İngiliz destekli İstanbul hükümetleri ile Anadolu arasındaki ipler tamamen koptu. Bilecik Görüşmeleri gibi temaslar sonuçsuz kalınca, İstanbul artık sadece fiziksel değil, siyasi olarak da Anadolu’nun gerisinde kaldı (Sina Akşin, a.g.e.).
Bir Devrin Sessiz Vedası: Vahdettin’in İstanbul’dan Ayrılışı
Anadolu’da 30 Ağustos 1922’de Yunanlılara karşı kazanılan büyük askeri zafer, İstanbul’daki siyasi yapıyı da temelinden sarstı. Özellikle 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla, 600 yıllık Osmanlı idaresi hukuken sona erdi. Artık sadece “Halife” sıfatı kalan Sultan Vahdettin için payitahtta kalmak imkânsız hale gelmişti (Akşin, a.g.e.).
17 Kasım 1922 sabahı Sultan Vahdettin, İngiliz Malaya Zırhlısı ile şehirden ayrıldı. Bu gidiş, bir devrin kapanışının en dramatik anı olarak tarihe geçti (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi). Vahdettin’in ayrılışından sonra, işgal kuvvetleri için İstanbul’da kalmanın hiçbir meşru zemini kalmamıştı…
4 Yıl 10 Ay 23 Günlük Hasretin Sonu
Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının ardından imzalanan Mudanya Ateşkesi ile İstanbul için yeni bir perde açıldı. 19 Ekim 1922’de, TBMM temsilcisi Refet (Bele) Paşa, halkın büyük coşkusu eşliğinde İstanbul’a girerek şehri devralma sürecini başlattı. Ancak bu henüz tam bir kurtuluş değildi; İtilaf devletleri, barış antlaşması (Lozan) imzalanana kadar İstanbul’u bir koz olarak ellerinde tutmaya devam ettiler. Şehirde askeri bir “bekleyiş” dönemi başladı; işgal güçleri kışlalarına çekilse de donanmaları hala Boğaz’daydı (Akşin, a.g.e.).
Nihayet, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması‘nın ardından tahliye süreci kesinleşti ve 2 Ekim 1923’te işgal kuvvetleri son bayrak törenini yaparak şehri terk etti. 6 Ekim 1923 sabahı Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri, çiçek yağmuru ve gözyaşları içinde İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren karanlık dönem resmen sona erdi. İstanbul özgürlüğüne, Türkiye ise tam bağımsızlık idealine kavuştu (Andrew Mango, Atatürk).